MercekPort.NET  
Sanatçılar Sanatçılar sanatcilarin hayatlari ve sanatcilarin yasam hikayeleri, biyografileri
Yeni Konu aç Cevapla

Mimar Sinan Biyografisi

[Download: 69 | cevap: 0]
 
Paylas Seçenekler
Alt 10.08.13, 03:31   #1
Genel Sorumlu

Standart Mimar Sinan Biyografisi


Mimar Sinan Biyografisi

Türk, mimar. Dünyanın en büyük yapı sanatçılarından biridir. Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğdu, 17 Temmuz 1588'de İstanbul'da öldü. Doğum tarihi kesin değildir. Ailesine ve yaşamına ilişkin kimi zaman yetersiz ve çelişkili bilgiler, çağdaşı Sâi Mustafa Çelebi'nin onun ağzından yazdıklarına, mimarbaşı olduğu dönemden kalan yazışmalara, kendi vakfiyesine ve yazarı bilinmeyen belge ve kitaplara dayanmaktadır. Kaynaklara göre Sinan, I. Selim (Yavuz) padişah olduktan sonra başlatılan ve Rumeli'de olduğu gibi Anadolu'dan da asker devşirmeyi öngören yeni bir uygulama uyarınca 1512'de devşirilerek İstanbul'a getirildi. Orduya asker yetiştiren Acemi Oğlanlar Ocağı'na verildi, 1514'te Çaldıran Savaşı'nda 1516-1520 arasında da Mısır seferlerinde bulundu. İstanbul'a dönünce Yeniçeri Ocağı'na alındı.


I. Süleyman (Kanuni) döneminde 1521'de Belgrad, 1522'de Rodos seferlerine katıldı, subaylığa yükseldi. 1526'da katıldığı Mohaç seferinden sonra zemberekçibaşı (baş teknisyen) oldu. 1529'da Viyana, 1529-1532 arasında Alman, 1532-1535 arasında da Irak, Bağdat ve Tebriz seferlerine katıldı. Bu son sefer sırasında Van Gölü'nün üstünden geçecek üç geminin yapımını başarıyla tamamlaması üzerine kendisine haseki unvanı verildi. 1536'da Pulya (Puglia) seferlerine katıldı. 1538'de yer aldığı Karabuğdan (Moldovya) seferi sırasında Prut Irmağı üstünde yaptığı bir köprüyle dikkatleri üstüne çekti. Bir yıl sonra mimar Acem Ali'nin ölümü üzerine onun yerine sermimaran-ı hassa (saray baş mimarı) oldu. Günümüzdeki bayındırlık bakanlığına eş düşen bu görevi ölümüne değin sürdürdü.

Mimar Sinan, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu çağda yaşamıştır. I. Süleyman (Kanuni), II. Selim ve III. Murat olmak üzere üç padişah döneminde mimarbaşılık etmiş, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında birinci derecede rol oynamıştır. Etkisi ölümünden sonra da sürmüş, her dönemde saygınlığını korumuştur. Atatürk ona ilişkin bilimsel araştırmaların başlatılmasını, onun bir heykelinin yapılmasını istemiştir. 1982'de İstanbul'daki Devlet Güzel Sanatlar Akademisi çekirdek olmak üzere oluşturulan yeni üniversiteye onun adı verilmiştir. Sinan'ın yetişmesine ilişkin doyurucu bilgi yoksa da, dülgerliği Acemi Oğlanlar Ocağı'nda öğrendiği sanılmaktadır. Acemi Oğlanlar, başka işlerin yanı sıra yapı işlerinde de görevlendirilirlerdi.

Sinan daha sonra ordunun yapı gereksinimini karşılayan birimlerinde görev almış, buradaki çalışmalarıyla öne çıkmıştır. Gerek ordunun bu birimleri tarafından usta-çırak ilişkisi içinde gerçekleştirilen yapım ve onarım çalışmaları, gerek orduyla birlikte gittiği yerlerde görme olanağı bulduğu yapılar, Mimar Sinan'ın eğitiminin parçası olmuştur. Çeşitli kaynaklara göre Sinan 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve darülkurra, 22 türbe, 17 imaret 3 darüşşifa, 7 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamam olmak üzere sayılamayanlarla birlikte üç yüz elliyi aşkın yapı gerçekleştirmiştir.

Elli yıla yakın bir süre!Osmanlı İmparatorluğu'nun mimarbaşılığını yapmış olmasına karşın, bunların hepsini onun tasarlayıp uygulamış olduğunu söylemek güçtür. Çoğunluğu İstanbul'da olmak üzere imparatorluğun her yanına dağılmış bulunan bu yapıların bir bölümünü öğrencileri ya da ona bağlı mimarlar örgütü yapmış olmalıdır. Bunların arasında onarımlar da vardır. Bu tür sayılar Sinan'a gösterilen saygıyı ortaya koyar. Onun asıl önemi, yapılarında gerçekleştirdiği deneyler ve getirdiği yeniliklerle Osmanlı-Türk mimarlığını "klasik" olarak adlandırılan doruğuna ulaştırmasındadır.

Sinan mimarbaşılığından önce de askeri amaçlı olmayan yapılar tasarlamış ve uygulamış olmalıdır. Ama ilk önemli yapıtı İstanbul'da ki Şehzade (Mehmed) Camii'dir. Kendisinin çıraklık dönemi yapıtı olarak nitelendirdiği bu cami, dört ayağın taşıdığı ve dört yarım kubbenin desteklediği bir kubbe ile örtülüdür. Dış görünüşlerin kitlesel etkisi azaltılmış, içerde ise daha aydınlık bir mekân oluşturma yoluna gidilmiştir. Onu izleyen Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Camii'nde ise yarım kubbelerin sayısı üçe indirilerek daha rahat bir iç mekân araştırılmıştır. Osmanlı-Türk mimarlığının en önemli yapılarından biri Süleymaniye Camii ve Külliyesi'dir. Sinan kalfalık dönemi yapıtı olarak adlandırdığı bu yapıda İstanbul'daki Bayezid Camii'nde kullanılan taşıyıcı sistemi yinelenmiş, dört ayak üstüne oturan kubbeyi giriş-mihrap yönündeki yarım kubbelerle desteklenmiştir.

Bu, Ayasofya ile ortaya atılan strüktür sorunun, onun tarafından bir kez daha ele alınışıdır. Süleymaniye, darülkurrası, darüşşifası, hamamı, imareti, altı medresesi, dükkânları ve Kanunî Süleyman ile Hürrem Sultan'ın türbeleriyle büyük bir alana yayılmış kentsel bir düzenlemedir ve Türkler'in dinsel yapılara toplumsal hizmet yapısı içeriği katmalarının en önemli örneğidir. Kubbe ve yarım kubbeler, yüklerini, uyumlu geçişlerle bir sonrakine iletirler. Yapı bu düzenden gelen bir dinginlikle, İstanbul'un Haliç'e bakan tepelerinden birinde yer alır. Dönemin önde gelen tüm sanatçılarının katkıda bulunduğu Süleymaniye, her ayrıntısıyla bir bütün olarak ele alınmıştır. Yedi yıl gibi kısa bir sürede bitirilmiş olması Sinan'ın mimarlıkta olduğu kadar örgütleme alanındaki dehasını da ortaya koyar. Yapının yapıldığı döneme ışık tutan muhasebe defterleri de günümüze kalmıştır. Sinan yapı ile çatı örtüsü için en yetkin taşıyıcı sistemi, en yetkin biçimi bulmak yolunda deneyler yapmış, hatta zaman zaman geçmişte kullanıp sonra terkedilen yöntemleri yineleyerek bunların nasıl ileri götürülebileceğini araştırmıştır. Kimi zaman bu tür deneyleri birbirine koşut olarak sürdüğü de görülür.

İstanbul'daki Sinan Paşa Camii gibi kimi yapıları, kubbeyi altıgen bir plana oturtmayı denemesiyle Edirne'deki Üç Şerefeli Cami'yi anımsatır. Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Camii'nde olduğu gibi ana mekânı tek bir kubbeyle örten camileri, erken Osmanlı dönemi camilerini düşündürür. Denemelerinin en ilginçlerinden biri gene İstanbul'daki Piyale Paşa Camii'dir. Burada kökenleri erken Osmanlı döneminden de önceye giden ve yapıyı çok sayıda küçük kubbe ile örten çok ayaklı cami şemasını ele almıştır. Bütün bu deneyler onu başyapıtlarından birine, Edirne'deki Selimiye Camii'ne götürdükleri için önemlidir.

Sinan ustalık dönemi yapıtı olarak nitelendirdiği bu camide daha önce İstanbul'daki Rüstem Paşa Camii'nde çözmeye çalıştığı bir sorunu, yani kubbeyi sekizgen bir plan üstüne oturtma düşüncesini uygulamıştır. Böylece, taşıyıcı ayaklar incelmekte, yükleri ileten öğelerin küçülmesiyle de kubbe, yapıdaki en önemli mekân belirleyici öğe durumuna gelmektedir. Sinan burada 31 m'yi geçen çapıyla en büyük kubbesini gerçekleştirmiştir. Külliye'nin öteki yapıları camiye göre arka planda tutulmuştur. Selimiye, strüktüründen mekân oluşumuna, oranlarından süslemelerine kadar Klasik dönem Osmanlı-Türk mimarlık bireşiminin dilini ortaya koyan, kurallarını belirleyen çok önemli bir başyapıttır.

Sinan, öteki yapıtlarında da araştırıcılığını sürdürmüştür. Türbeleri buna örnektir. Şehzade Mehmet Türbesi'nde dilimli kubbe kullanmış, alışılmadık ölçüde süslü bir yüz düzenlemesine gitmiştir. Kanuni Süleyman Türbesi'nde de iç mekân ile dış görünüş arasında bir denge kurmak amacıyla örtü olarak, Osmanlı-Türk mimarlık geleneğinde çok sık kullanılmayan çift yüzlü kubbeyi seçmiş, iç kubbeyi yapının içindeki ayaklara, dış kubbeyi de dış duvarlara taşıtmıştır. II. Selim Türbesi'nde ise geleneksel altı ya da sekizgen plan yerine, yapı öğeleri arasında karşıtlık yaratan, köşelerin kesik kare planını seçmiştir. Sinan'ın, denemeci tutumunu öteki işlevlerde de sürdürdüğü gözlenir. Her zaman işleve, taşıyıcı sisteme, yapının bulunduğu yere göre en uygun olacak biçimi araştırmıştır.

Yola çıkış noktası geleneksel biçim ve plan şemaları olmasına karşın, bunlara katı bir biçimde bağlı kalmamış, koşulların gerektirdiği yerlerde yeni biçimlere yönelmiş, böylece eski ile yeni arasında bir bağ oluşturabilmiştir. Sinan'ın yapıları mimarlık bakımından olduğu kadar mühendislik bakımından da önem taşır. Bu nedenle "ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran dünyadaki mimarların ve zaman içindeki mühendislerin başı" diye anılmıştır. Yapılarının çoğunun 400 yıl sonra bile ayakta duruyor, hatta kullanılıyor olması, onların taşıyıcı sistemlerine olduğu kadar temellerine de özen gösterilmiş olmasındandır.

Sinan'ın mühendis yanı su yollarıyla köprülerinde ortaya çıkar. Bunlarda zamanının sahip olduğu tüm mühendislik bilgilerini uygulamış, hatta kimi zaman onları aşan, ileri götüren tasarımlar gerçekleştirmiştir. İstanbul'un su sorununu çözmekle görevlendirilmiş, bentleriyle, tünelleriyle, su yolları ve su yolu kemerleriyle, biriktirme ve dağıtma yapılarıyla uzunluğu 50 km'yi aşan ve Kırkçeşme adıyla bilinen su yapılarını gerçekleştirmiştir. Süleymaniye Külliye'sine 53 milyon akçe harcanırken Kıkçeşme yapılarına 43 milyon akçe harcanmış olması da zamanında bunlara verilen önemin bir başka göstergesi olmaktadır.

Sinan, köprülerini de en az öteki yapıtları kadar önemsemiş, toplam uzunluğu 635,5 m'yi bulan Büyükçekmece Köprüsü ile sağlam olduğu kadar güzel de olan bir yapıt diye övünmüştür. En geniş açıklığı örtecek kubbeyi, en ince ve uzun minareyi araştırmak, böyle bir minaredeki şerefelere birbirleriyle kesişmeyen üç merdivenle çıkmayı denemek, bu mühendislik dehasının yaratıcılığını ortaya koyan örneklerdir. Mimarlık, kimi zaman, içinden çıktığı toplumun genel yapısıyla uyum içinde olan bir bütünlüğe erişir. Bu, kendi gününün gereksinmelerini kendi olanaklarıyla karşılayan, ama geçmişin deneyim ve anılarını da içeren bir bireşimdir.

Yapı gereçleri, yapım yöntemleri, elde edilen biçimlerle ve onlar da yerel-iklimsel koşullarla uyum içindedirler. Bunları birbirlerinden ve içinde bulundukları toplumsal koşullardan soyutlamak olanaksızdır. Ortaya çıkan biçimler toplumun büyük bir çoğunluğunca benimsenen simgelere dönüşür. Toplumu neredeyse yapılarıyla özdeşleştirmek olasıdır. Bu yalnız belli bir yere ve çağa özgü, başka bir benzeri olmayan bir mimarlık demektir. İşte Mimar Sinan böyle bir süreç içinde yer almaktadır. Tek tek yapıtlarından çok, mimarlığı uyumlu ve kendi içinde tutarlı bir bireşime götürme yolundaki çalışmalarıyla önem taşır.

Osmanlı-Türk mimarlığı onunla birlikte bireşim sürecini tamamlamış, arayış aşamasından klasik dönemine geçmiştir. Bu geçiş, biçim olarak kubbeyi, düzenleme ilkesi olarak da merkezi planlı yapıyı anıtsal bir mimarlığın en önemli öğesi olan kubbeyi ve ona bağlı taşıyıcılar sistemini en yalın ve açık biçimde kullanıp onu anıtsal mimarlık düzenlemelerinin çekirdeği durumuna getirmek Osmanlı-Türk mimarlığının dünya mimarlığına bir katkısıdır. Böylece hem Doğu, hem Batı ile ilişki içinde olan, Anadolu ve Akdeniz kültürlerine sahip çıkan bir Osmanlı-Türk İslam mimarlık bileşimi ortaya çıkmıştır.

Bu, yapıya katkıda bulunan öteki sanatları da etkilemiş, imparatorluğun her yerinde ki yapı eylemleri için yol gösterici olmuştur.

Mimâr Sinan, bir asra yaklaşan ömrünü, Türk talihinin en muhteşem bir çağında geçirmiştir.

16. yüzyılda Osmanlı Ülkesi, bütün bir İslâm âlemi ile diğer Türk dünyasının sevgi ve hayranlık duyduğu, arzuladığı bir saadet diyarıdır. Zira bu asırda Osmanlı İmparatorluğu istisnasız her sahada dünyanın en ileri ve medenî bir ülkesi olma bahtiyarlığına erişmişti.

Bahusus, Kanunî gibi âlim, şâir ve âdil bir padişahın taht şehri İstanbul, dünyanın dört bucağından gelen âlim ve sanatkârlara bağrını açmış bir sanat meşheri; bir mutluluk ve zenginlik beldesi hâlindedir. Bu sebepledir ki İstanbul, asırlarca kâbiliyetli gençlerin, bilhassa Hristiyan gençlerinin en büyük rüyası olmuştur. Ayrıca İstanbul' da bu gençlerin tahsillerini yapıp yükselebilecekleri Yeniçeri Ocağı, Kapıkulu Sipâhisi Ocağı ve Enderun-ı Hümâyun (saray üniversitesi) gibi müesseseler mevcuttu.

Sadece gençler mi bu rüyayı görüyordu? Hristiyan tebaâ da yüzyıllarca aynı rüyayı gördü. Çocuklarını Osmanlıya teslim edebilmek için adeta birbiriyle yarıştı. Onlar biliyorlardı ki, kendisine candan teslim ettikleri çocuklarım Osmanlı en mükemmel bir şekilde yetiştirmektedir. Yine onlar iyi biliyorlardı ki, evlatlarını ruhen, bedenen ve fikren sabırlı bir sanatkâr gibi işleyen Osmanlı, çocuklarına ikbal ve refah kapılarını da ardına kadar açmaktadır.

Senelerce aynı rüyayı gören Sinan'ın âilesi de zeki evlatlarını Yavuz'un padişah olduğu günlerde devlete teslim ederler.

1490 senesinin 29 Mayıs cumartesi günü Kayseri'ye bağlı Kesi nahiyesinin "Ağırnas" köyünde doğan Sinan 1512 de 22 yaşlarında devşirilip İstanbul'a gönderilir. "Acemi Oğlanlık" devrini inşaat işlerinde geçirir. Bu arada Yavuz'la İran, Suriye ve Mısır'a gider. Gençliği Kayseri'de geçtiği için Selçuklu mimarisini yakından tanıyan Mimâr Sinan bu seferler esnasında gördüğü Arap, Bizans, Roma ve İran eserlerini de yakından tedkik etmek fırsatını bulur.

1521'de Belgrat seferinden önce Yeniçeri olan Mimâr Sinan, Kanunî ile Avrupa ve Irak seferlerine katılır. Gittiği her ülke ve beldede incelediği bir çok sanat eserleri Sinan'ın san'at ufkunu çok genişletmiştir. Seferlere istihkam subayı olarak katılan Mimâr Sinan nihayet Purut Suyu üzerinde kurduğu sağlam köprüden sonra 1530'da 49–50 yaşlarındayken Hassa Sermimarı (başmimar) tayin edilir (Hassa Sermimarlığını bir bakıma bugünkü Bayındırlık Bakanlığına benzetebiliriz). Görülüyor ki, Mimâr Sinan'a başmimarlık 29–30 yıl süren bir tahsil, terbiye ve tecrübeden sonra verilmiştir. Budin'den Kırım'daki Gözleve'ye; Mekke'ye kadar hüner ve dehasını göstereceği çok geniş bir zemin ve müsait bir vasat bulan Mimâr Sinan, bugün akıllara durgunluk veren ölmez eserlerini meydana getirir.

Mimâr Sinan, Süleymaniye'nin halka açıldığı 7 Haziran 1557 günü belki de hayatının en mes'ud anlarını yaşamışdı.

Cihan Padişahı Kanunî'ye altın bir tepsi içinde Caminin anahtarını sunduğunda Kanunî: "—Bu bina eylediğim Beytullahı sıdk-u safa ve dua ile yine sen açmak evladur!" der ve anahtarı Sinan'a uzatır. Böylece Kanunî'nin kendisini taltif eden söz ve nazarları ile: —Ya Fettâh! diyerek kapıyı açar.

Yüz yıla yakın yaşadığı için Koca Sinan diye de bilmen büyük san'atkâr 9 Nisan 1588'de çok sevdiği İstanbul'da vefat eder. Türbesi Süleymaniye Camiinin bir köşesindedir.


MİMÂR SİNAN'IN ŞAHSİYETİ
Mimâr Sinan çok mütevazi bir ömür geçirmiştir. Tarihler onun iki defa evlendiği halde çocuğu olmadığını yazarlar. İstanbul'da Aksarayla Süleymaniye muhitlerinde ikâmet etmiştir. Kaynakların ifadesine göre Sinan çok cömert bir insandı. Gece gündüz sofrasında 2040 insanı misafir eder, ağırlardı. Dünyanın en büyük mimarı olmasına ve Kanunî devri gibi çok zengin bir zamanda baş mimarlık yapmasına rağmen öldüğü zaman parasının olmadığı görülür. Gerçekten Koca Sinan aldığı terbiye icabı bir cemiyet fedaisi olarak yaşamıştı.

Batılı Mimârlar Ayasofya De gururlanıyorlar ve şöyle diyorlardı: "Osmanlılar Ayasofya kubbesi kadar cesim bir kubbe yapamadılar; galebe bizdedir". Bu sözler Mimâr Sinan'a çok dokunuyordu. Bu sıkıntısını şu sözlerle anlatır: "Şöyle bir kubbe yapıp Hristiyanlann dillerini kessem; Batılıların bu iddiası beni helâk eder. Belki bütün Âlem-i İslâm'ı kederlendirir". Bu bakımdan İkinci Selim'in kendisini, Edirne'de bir Cami yapması için vazifelendirmesine çok sevinir. Beş yıl büyük bir gayret ve fedakârlıktan sonra dünyanın en muhteşem, bir abidesini yapmanın sevinci ona şu sözleri söyletir: "Selimiye'nin inşasında himmet edip, yüce Allah'ın izni ve yardımı, Sultan ikinci Selimin de teşvik ve desteğiyle Selimiye'nin kubbesini altı zira (yaklaşık 5 m) daha yüksek, derinliğini de dört zira (yaklaşık 3.5 m) fazla inşa ettim".

Bu cümlelerde, Cami'nin inşaatı bittiğinde 84 yaşında bulunan Sinan'ın büyük azmi, sarsılmaz inancı ve yüce himmeti çok düşündürücüdür. Ayrıca bu sözlerde Osmanlı Devletinin küçücük bir aşiretlik-ten Cihan"ın en güçlü İmparatorluğu haline-gelmesindeki sıra da bulmak mümkündür.

Sinan'ın mühründe: "Elhâkir-ül Fakir Mimâr Sinan" yazılıdır. Bu sözler yüce Yaratıcı'nın muhteşem eserleri ve hârikulâde San'atı karşısında; çok duygulanan, ince ruhlu ve mütevazi bir san'atkârın kendi san'at gücünü ifade ettiği gibi sinesindeki asil duygulan da dile getirir.

MİMAR SİNAN'IN SAN'ATI VE ESERLERİ
Mimâr Sinan'ın, dünyanın en büyük mimârı olduğunu Avrupalılar bile itiraf ederler.

Alman tarihcisi Babinger'e göre Sinan: "Türklerin Michelangelo'sudur". Diğer bir Alman sanat tarihcisi H. Glück'e göre ise Sinan, Avrupa medeniyetinin en büyük ismi olan Michelangelo'dan üstündür.

Mimâr Sinan dehasının mührünü taşıyan eserlerini mimarbaşı olduktan sonra vermiştir.

Kendisi san'at hayatını üç merhalede özetler. Bunlar sırasıyla kalfalık, ustalık ve üstadlık devirleridir. Kalfalık döneminin en mühim eseri İstanbul'daki Şehzade Camisidir.

Kanunî'nin sevgili ve yiğit oğlu Şehzade Mehmet 22 yaşlarında hayata veda eder. Kanunî teselliyi onun adına yaptırdığı bu eserde bulur. Eser Camisi, türbesi medreseleri ve imaretleriyle külliye şeklinde inşa edilmiştir. Beş senede tamamlanan (1543-1548) Cami'nin bilhassa minareleri zarif ve süslüdür. Camide iki şerefeli iki minare bulunur. Türbedeki çinilerse Türk san'at ve ustalığının en zarif örnekleridir.


İSTANBUL'DAKİ BÜYÜK ABİDE: SÜLEYMANİYE
Mimâr Sinan'ın eserleri Osmanlı İmparatorluğunun güç ve azametini taş ve mermerde ebedileştiren ulu abidelerdir. Mimâr Sinan'ı ne zaman hatırlasam, onu Osmanlı Türkünün hayat ve felsefesini taşta ve mermerde ifade eden bir san'atkar olarak düşünürüm. Süleymaniye Camiini ele alalım: İstanbul'un yedi tepesinden birinde inşa edilmiş olan bu muhteşem abideye insan uzaklardan bakınca bir ürperti duyar. O derece büyük ve heybetlidir. Dışdan bakıldığında, hele yabancıların nazarında da Osmanlı öyle bir intiba bırakır. Camiye yaklaştıkça durum değişir. Çok değişik malzemenin kullanıldığı bu eserde oldukça güzel bir kompozisyon yani tam bir bütünlük ve âhenk hakimdir. M. Sinan ham maddesi çok çeşitli ve cansız cisimlerden ibaret olan maddeye yücelere kol kanat açmış bir ulvilik, insana daima sonsuzluğu fısıldayan bir ruh kazandırır. Osmanlı Türkü de öyle değil miydi? Osmanlı gerçekten dünya ve ukbayı ve madde ile manâyı en mükemmel şekilde bütünleştirmişti.

Avluya ve bilhassa iç avluya girilince sadelik, zerafet ve vekar gözünüze çarpar. Sinan sanki kendi ruhunu ve iç dünyası ile beraber bütün bir Osmanlıyı bu şahesere; kelimeleri, taş, tuğla, kiremit, demir ve mermerden olan bir "âbide-kitap" halinde yazmıştır.

Burada mühim bir hususu daha belirtmeden geçemiyeceğiz. Süleymaniye sadece camiden ibaret değildir. Bir külliye halinde inşa edilmiştir. Külliye 700.000 m2 lik bir sahada kurulmuştur. (Vatikandan büyük ve Monako devletinin yansı kadar).

Caminin sağında ve solunda dört medrese, bir Tıp fakültesi, bir darüşşifa (hastahane), bir kütüphane, bir kervansaray, bir imaret, bir ilkokul, bir dârü'l-hadis, bir dârü'l-kurra, bir misafirhane, bir yeniçeri ağası sarayı ile büyük bir çarşı ve hademe evleri vardı.

Öyle ki medresesinin fen kısmı 4 ayrı medreseye ayrılmıştı. Her kısımdan ayrı mühendisler yetişiyordu.

Hammer'e göre yabancılar için de bir hastahane vardı.

Süleymaniye yedi senede tamamlanmıştır. Ayrıca eser, bize devrin teknik ve malî gücünü de gösterir. Süleymaniye' nin inşasında 996300 altın sarfedilmiştir. Böyle bir malî gücü bugün ancak çok zengin ülkeler karşılayabilir.

Süleymaniye'nin inşaatında tutulan muhasebe defterleri 164 olarak tesbit edilmiştir. Defterleri tetkik edenler, organizasyonla, teknik gücün büyüklüğünden hayranlıkla bahsederler.

Hammer'e göre Süleymaniye Ayasofya'dan üstündür ve caminin mimârın zenginliği ile yapısındaki zerafet adetâ olağanüstüdür.

SERHAT BOYLARINDA BİR UMRAN: SELİMİYE
Mimâr Sinan'ın büyük bir azimle özenerek meydana getirdiği en büyük eseri Selimiye Camiidir. Kendisinden dinleyelim: "Kalfalığımı İstanbul'daki Şehzade Camiinde icra ettim, üstadlığımı da İstanbul'daki Süleymaniye Camiinde tekmil ettim. Amma cümle gücümü bu Selim Han (İkinci Selim) camisine sarfedip bütün san'at ve hünerimi gösterdim".

Selimiye, yurdumuzun en güzel ve en zengin tarihi hazinelerini sinesinde barındıran serhad şehri Edirne'de inşa edildi. 1568'de temeli atılan külliye 1574' .de tamamlanır. Kâtib Çelebi, mükellef bir medresesi olduğunu ve en büyük müderrisin (profesör) bu medresede bulunduğunu yazar. Külliye Türbe de dahil 18 ayrı binadan meydana gelmiştir.

Selimiye'nin kubbesi 31.28 m çapında olup Ayasofya'nın kubbesinden büyüktür. Dört minaresi kubbenin dört bir yanında olup üçer şerefelidir. Birbirine eşit yükseklikte olan minarelerin yüksekliği 70.89 metredir. Sinan'a göre Selimiye'nin minareleri hem nazik hem de üçer yollan vardır. Bu işin büyük bir hüner istediğini ve gayet müşkil olduğunu ehli olanlar iyi bilirler der Koca Sinan. Edirneli tarihçi Cevri Çelebi'ye göre, her minarenin üçer şerefesi vardır. Harem (saray) tarafına bakan iki minarenin içinde üçer merdiven vardır. İlk merdiven birinci şerefeye, ikinci merdiven hem birinci şerefeye hem ikinci şerefeye, üçüncü merdiven de her üç şerefeye çıkar. Kıble duvarında olan iki minarede birer yol vardır.

Cami'nin yazılı çinilerinin sanat değeri çok yüksektir. Cami'ye ayrı bir güzellik veren 999 penrcenin her biri insana Esma-ı Hüsnayı terennüm eden alî ruhları hatırlatır.

Yalnız Osmanlı mimârisinin değil dünyadaki mimarî eserlerin de en üstünü ve mükemmeli kabul edilen Selimiye gerçekten her yönüyle bir şaheserdir.

Selimiye'de dikkati çeken ilk husus mekan büyüklüğü, yani ihtişamdır. Daha sonra zerafet, güzellik ve caminin içindeki aydınlık ve ferahlık eserde bâriz olarak görülür.

16. yüzyılın en büyük şâirlerinden birisi olan BAKÎ Kanunî ile çağını "Kanunî Mersiyesiyle" içten ve âhenkli bir şekilde dile getirir. Kanaatimizce Bakî'nin bu güçlü şiirine en güzel nazireyi Mimâr Sinan; taş, mermer ve çinide ifadesini bulan harikulâde bir üslûpla meydana getirdiği SELÎMÎYE MANZUMESİ ile yapmıştır.

Yabancılar bile bu gerçeği çekinmeden yazarlar. Alman mimârı mütehassısı Prof. Ernst Diez: "Selimiye'deki mekan tesiri ve ışık müesseriyeti yeryüzündeki bütün mimarî eserlerin üstündedir" der.

Eserlerinin bütününe gelince, şâir ve nakkaş Sâi Mustafa Çelebi'ye dikte ederek yazdırdığı "Tezkiret-ül-Bünyan" yahut "Tezkiret-ül Ebniye" isimli eserindeki cedvele göre şöyledir: Camiler: 81, Mescidler: 50, Medreseler: 55, Darül-Kurra: 7, Türbeler: 19, İmaretler: 14, Darüşşifa (hastahaneler): 3, Su kemeri ve bendler: 7, Büyük köprüler: 8, Saraylar: 33, Mahzenler: 6, Hamamlar: 32, Kervansaraylar: 16, Bütün bu eserler İmparatorluğun her tarafına dağılmıştı.

Bunlardan başka eserleri olduğu gibi, sayıları kırka varan değerli mimârlar da yetiştirmiştir. Bunlardan Yeni Cami'nin mimârları Davut Ağa ile Dalgıç Ahmet Çavuş; Babür'ün daveti üzerine Hindistan'a gidip Delhi, Lahor ve Keşmir'de güzel eserler veren Mimâr Yusuf en meşhur olanlarıdır.

Hülâsa Mimâr Sinan gibi fazilet ve san'at abidesinin hatırasına sahip çıkmak gayretli ve faziletli gençliğin şiarı olmalıdır.

Yazımıza aşağıdaki beyitle nihayet vermek istiyoruz.

"Nice bünyân, kılup umrân; muazzez yurt, "ebed-müdded"
Mimâr-ı Emcedün cennet; mekânı olsun âkıbet".

Mimar Sinan Biyografisi Indir


Facebook

 
Cevapla
Etiketler
biyografisi, mimar, sinan

Seçenekler
Stil

Benzer Konular : Mimar Sinan Biyografisi

Pop Müzik Sinan Topçu - Sinan'ca... (2000) DaiSy Full Albümler 0 07.03.13 19:01
Özgün Biyografisi HaZaL Sanatçılar 0 11.02.12 12:59
Sinan Özen Sinan Özen (2010) Albüm KlaS Albüm Kapakları 1 18.02.11 19:03
Mimar Sinan Tarafindan Akıllara Ziyan Bir Hesaplama Ve Bir Güzellik Kizilay Edebiyat ve Hikayeler 0 26.08.10 03:37
Pop Müzik (2010) Sinan Özen - Sinan Özen ErkeR Full Albüm Paylaşımları 13 01.06.10 20:17

Tüm Zaman Ayarları GMT +2 olarak düzenlenmiştir. Şuan Saat: 09:31.
Videolari, Video izle Albüm Indir Yeni Albümler Seri Albümler, yenialbum Albüm Paylasim
Powered by Mercekport